Bir Zamanlar Evlerimize Duvar Takvimi Asardık

    “ÜLKÜ TAKVİM”Lİ SENELER…                                   

          Çocukluğumda en sevdiğim şeylerden birisi de, yılın bitimine yakın validemle birlikte Fatih’e çıkarak, Postane’nin yanındaki dükkândan aldığımız yeni senenin “Ülkü Takvimi”ni, eve varmamızla birlikte açıp, kitap okur gibi okumaktı. Valide hanım her ne kadar bu duruma sinirlenip, yepyeni cildi kanırtarak okumamı istemese de (çünkü, daha Bismillâh kullanıl(a)madan cildi hafiften ayrılır, takvimin yaprakları süpürge gibi açılarak, abuk bir şekil alırdı), ben yine de kimseye farkettirmeden yaprak yaprak okurdum.

           En çok beğendiğim kısmı da, ön kısmındaki renkli küçük dikdörtgen fotoğraflardı. 365 günlük takvimin yaklaşık üçte biri, İstanbul resimleri ile dolu olurdu çünkü. O senelerin takvimleri, ya 12’lik geniş satıhlı duvar takvimleri, ya da siyah-beyaz baskılı ve fotoğrafsız yapraklı takvimler olurdu. Ülkü Takvimi ise alanında bir yeniliğe imza atarak, renkli baskı tekniğini kullanmaktaydı. Belki de ilk İstanbul sevdam, biraz da bu takvimin sayesinde başladı: Galata Köprüsü, Taksim, Eminönü, Beşiktaş, Adalar, Boğaziçi… İstanbul’un hangi semtini ararsanız bulmak kabildi.

          Bunun dışında başka şehirlerin de renkli resimleri aralara serpiştirilmiş olurdu: Bursa, İzmir, Ankara, Antalya, Edirne, Konya, Samsun… Resimler küçük ve çözünürlükleri düşük de olsa, konu hakkında kabaca bir fikir verebilecek yeterlilikteydiler. İçlerinden beğendiğim resimlerin olduğu sayfaların kenarını hafifçe kıvırırdım. Vakti gelince bunları unutmadan arşivleyebileyim diye. Daha kullanımı henüz kısmet olmayan takvimin içindeki muhtelif yapraklarının kenarlarının kıvrılması ise, bir köşesinin, diğerlerine nazaran daha şişkin görünmesine yol açar ve yaptığım hile daha ilk bakışta anlaşılır, bu enteresan (!) çalışmayı valide hanımın azarı takibederdi. Tekrar köşeler açılarak düzleştirilir, takvimin, ilk alındığı formu yakalanmaya çalışılırdı.

        Yine de sabahları okula çıkmadan evvel, ertesi ve daha ertesi günün yapraklarını kontrol eder ve bir fotoğrafın dahi gözden kaçmamasına çalışırdım. Sonra da, zamanı gelip de kopartılan yaprağı alır, resim kısmını keser ve bir kâğıda yapıştırırdım. Yıllar içinde Ülkü takvimi resim arşivinden oluşan güzel bir kataloğum olmuştu. Aslında, çoğunluğu da o yılların meşhur kartpostal şirketleri olan; Keskin Color, And Color, İlo Color, Hitit Color, Bella Color, Efes gibi firmaların çalışmalarıydı. İçlerinden çok beğendiklerimin orijinallerini, bayram arefelerinde caddelere kurulan kartpostal sergilerinde arar, tarar, bulur ve muhakkak satın alırdım.

        Takvimde ikinci baktığım yer ise, arka tarafındaki “günün fıkrası” olurdu. O senelerde internet yok tabii, aklınıza estiğinde bir site açıp da, yüzlerce fıkrayı ardarda okuma şansına sahip değilsiniz, kitapçıdan aldığınız fıkra kitapları ise üçer dörder defa okunmaktan, neredeyse muhteviyatındaki tüm fıkralar ezberinize alınmış… O zaman tek çare, takvimlerin fıkralarından faydalanmak… Bazen takvim içinde aynı fıkra iki-üç yerde tekrar etmiş olurdu (Ocak’ta, Temmuz’da, Kasım’da…  ). Pek kızardım. Dikkat etmeyip, aynı yazıyı tekrarlamışlar diye…

         Valide hanım, ön sayfadaki “günün mönüsü”ne mutlaka göz atar, kimi zaman da arka sayfasındaki bir yemek tarifini keser saklardı. Ve bu kestiği tarif, mutlaka ama mutlaka ön taraftaki güzel bir resmin üzerine veya kenarına denk gelir, fotoğrafın bütün güzelliğine limon sıkacak şekilde resimde bir gedik açardı.

         Takvimin ön sayfasındaki “Vasati” ve “Ezani” sütunlarını bir türlü anlamaz, “Vasati” kısmında normal ezan okunma akışı mevcutken, bir de her Akşam mutlaka saat 12:00’de ezan okunan yerler olduğunu ve de bu ikinci sütunun bu şehirlere ait olduğunu zannederdim (meğer ki, Ezani saat Osmanlılar döneminden beri uygulanan, bölgesel ezan vakti ayarlama çizelgesi imiş. Bu yüzden Akşam ezanı mutlaka 12:00’ye denk getirilmekteymiş).

         Takvim, evimizde orta holde, en görünen yere asılı olurdu. Kömür sobamızın yanındaki kolonun üzerine… Yeri, yıllar yılı hiç değişmedi. Yaprak öbeğinin üzerine ilişik olduğu bir de kalın kartonları olurdu ve üst kısmında da de genellikle ya Boğaziçi Köprüsü’nün, ya Kızkulesi’nin, ya da Rumelihisarı’nın net ve büyük ebatta bir gündüz veya gece görüntüsü basılı olurdu.

          Takvimin asılı olduğu çivi, sene yarılandıktan sonra, taşıdığı ağırlıktan ve her Allah’ın günü üzerinden yaprak kopartıla kopartıla husûle gelen deformasyondan ötürü aşağıya doğru hafiften bir C harfi şeklini alır, bu eğreti çivi bazen yuvasından çıkar, takvimimizin ara ara intihar etmesine sebep olurdu.  Düşen takvim yerden alınarak, çivisi değiştirilir, düşerken beraberinde çıkarttığı sıvalı kısım, takvimin kartonunun arkasına denk düşecek ve görünmeyecek şekilde, biraz daha yukarıdan yeni bir çivi çakılarak, buraya tekrardan asılırdı.

         Evimize en son olarak seksenlerin ortalarına kadar “Ülkü Takvimi” girdi. Sonrasında, ya promosyon amaçlı takvimlerin duvara asılması, ya da Ülkü Takvimi’nin yayınına son vermesi yüzünden, onunla herhangi bir teşrik-i mesaimiz olmadı.

         Takvimli günler güzeldi… En azından bir “beş dakika”nızı hoşça geçirmenizi sağlardı o yılların şartlarında… Şimdi hiçbir yeniyetmenin ne takvim yaprağı okuyacağını, ne de buna zaman ayırmak gibi bir çaba sarfedeceğini zannetmiyorum. Binlerce kat daha yoğun bilgi, ellerinin altındaki Net’te mevcut… Ama, ertesi günü hangi manzara fotoğrafının takvim yaprağında çıkacağının heyecanını duymak zevkinden de yoksunlar…

Akın KURTOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

TEPEYE DÖN